Hileli oyunlar

Flash oyun diye de tabir ettigimiz furya aslinda cok eskiden baslamisti. Poke İmam flash cizgi filmi hatirlayanlar bilir, o zamanlar onlara bakarken cok eglenirdik. Sonra bunlarin fistik adi altinda oyunlu halleride cikti. Oldukca profesyonel yapimlardi. Bu fistik markasi urettigi Karate Kamil karakterini oyunlarda da kullandı. Ciddi talep gördü sitesi. O dönemlerde işte bu flash oyun ya da yabancıların arcade games diye tabir ettiği oyunlar parlamaya başladı.

Hatta ben de bir dönem bu oyunların yayınlandığı bir sitenin back end ve front end kısmını yapmıştım. Lisans kaygısı ile oyunların satın alındığını sanıyordum. Durum hiç öyle değilmiş. Oyunlar içerisinde zaten flash linkler mevcutmuş. Yani oyunu yapan çoğunlukla bedava dağıtıyormuş. Bu oyunların üretimi de flash yerini git gide HTML5 oyunlara bırakana kadar devam etti.

Oyun siteleri arttı. Reklam gelirleri çok olmasa da site yapmaya yetecek kadardı. Fakat bu furya google artık belli siteleri populerlestırdıkçe azaldı. Yeni siteler çıkmaz oldu. Cunku oyunları cocuklar oynadıgı için web 2.0 mantığında içerik üreticileri değillerdi.

O zamanlardan sonra zaman geçtikçe yeni bir nefes bulamadı piyasa. Ta ki birleri artık bu oyunları hileli oyun olarak yapalım diyene kadar. Oyunlar çocukların ilgisini çekti. Çünkü canları veya oyun içindeki itemlar gitmediği zaman daha çok eğlendiler. Bu sayede artık aramalar hileli çöp adam savaşı gibi aramalara yönlendi.

Şimdilik flash hala ölmedi. En azından oyunlarda. Hala yüksek sayıda türkçe içerikler için masaüstü bilgisayar ziyaretçisi var. Ama mobil oyunların da yükselişi durdurulur gibi durmuyor. Tabi mobil işinin içine etkilişimli oyunlar girince iş o kadar basitte olmuyor. Özellikle hızlı değişen mobil dünyada.

Gastrit ve Sarı Kantaron

Midem yaklaşık 16 yıldır rahatsızdı. Geçmiş zaman kullanmak ne güzel bu konuda. RahatsızDI diyebiliyorum. Sürekli mide asidi dengeleyici Talcid türü ilaçlar kullanıyordum. Sonradan bunların böbrekte taş yapma riski olduğunu da yaşayarak öğrendim. 2008 gibi artık yanma ve ağrı ile baş edemeyince Erciyes Üniversitesinde endoskopi oldum. O dönem Prof. Dr. Kadri Güven hocamız helikobakter tedavisi uyguladı. Günde üç antibiyotik kullanmak insani gerçekten çok yoruyor. Emin olmamakla birlikte internetten okuduğum kaynaklarda artık daha güçlü antibiyotikler gerektiği yazıyor. Yani bu bakteri dayanıklılık kazanarak güçlenmiş durumda. Zaten herkeste bulunan ama miktarı yüksek olduğunda sorun yaşatan bir bakteri bu. Sonunda daha iyi oldum ve yıllarca işler yolunda gitti.

Gel zaman git zaman geçen sene Eskişehir’de artık sabahları kanlı balgam ve aynı mide yanmaları baş gösterdi. Yoğun bir stres ve çalışma dönemi daha yaşıyordum. Stres maalesef dehliz gibi içine girdikçe daha da katlanarak büyüyen bir sorun. Midem yine isyan etmişti. O dönem beni brokoli kaynatıp hem kendisini hem suyunu tüketmek çok rahatlattı. Fakat Aprozol gibi proton inhibitörü ilaçlar da kullanmak istemiyordum. Yine Talcid benzeri Gastrol isimli asit düzenleyiciyi denedim ama yine verim alamadım. Artık yemekleri bile düzgün yiyemiyordum. Konuyu sonra tekrar doktora danıştım.

Doktorun isteği ile Osmangazi Üniversitesinde tekrar endoskopi oldum. Sonuçta helikobakter tekrar çıkmadı. Fakat gastritin kontrol altında tutulması için sürekli olarak Nexium kullanmam tavsiye edildi. Bunun bir süresi yoktu. Gerekirse ömür boyu kullanacaktım. Böyle bir tedavi yöntemini benim mantığım açıkcası almadı. Bir yandan çok nadiren de olsa nexium kullanıp, diğer yandan başka yollar aramaya başladım.

Internette bitkisel çözümleri araştırırken sarı kantaron yağı tavsiyelerini buldum. Başka bir çok şey denediğim için bunu da denemekte bir sakınca görmedim. Zaten daha önce de sarı ve kırmızı kantaronun yaraları iyileştirdiğini biliyordum, denemiştim. Tıpkı çay ağacı yağı gibi etkililer. Fakat deri dışında içerek kullanmayı hiç düşünmemiştim.

Yağları araştırınca iyiden iyiye anladım ki bu tür yağların sağlıklı üretimi pek kolay değil. Çok eskiden, taa ilkokuldan arkadaşım Mehmet Emin bu işlerden biraz anlar. Hatta mantarlardan falan da anlar. Ona sorup bu işi yapan firmalardan Dr. Yılmaz İlaç firmasını ve sarı kantaron ürününü keşfettim.

Açıkcası memlekette Kayseri olunca ilgimi daha çok çekti. Klasik aktarlardaki türden bir yağ geleceğini düşünürken, gelen ürün ve ambalaj kalitesi beni hayrete düşürdü. Her sabah aç karnıma kahvaltıdan bir yarım saat önce 1 çay kaşığı kadar kullandım. İlk hafta tüm şikayetlerim bitti. Nexiumu biraz çekinerek de olsa bıraktım.

Şikayetlerim kısa sürede bitti. Geçen 8 ay içinde de bir sorun yaşamadım. Sadece bir şişe bitirmiştim. Tekrar stresli dönemler yaşar veya sorun nüksederse diye yedekte bir sarı kantaron yağı yine tutuyorum. Psikolojik olarak da rahatlatıcı etkisi var. Bana açıkcası ilaç tüketmekten çok daha etkili ve mantıklı geliyor.

Fakat sarı kantaronda kalite de önemli. Zira yol kenarından toplanacak kantaronlar egzoz dumanları vb. yüzünden yapıları gereği kadmiyum maddesi biriktiriyorlarmış. Yani ciddi bir üretim ve hatta yetiştirme süreci gerekiyor.

Bu yazıyı kimseye şunu ilaç yerine kullanın diye yazmıyorum. Sizde sarı kantaron ne etki verir, başka ne tür rahatsızlıklarınız vardır bilemem. Bu yüzden böyle bir karar alırsanız mutlaka doktorunuza danışın. En iyisini muhtemelen ne siz ne ben bilebilirim. Bizimkiler genellenemeyecek kişisel sağlık tecrübeleridir.

Hepinize geçmiş olsun…

Sosyal ağlar ve üyelik sistemleri

Üye yönetim sistemleri günümüzde websiteleri için vazgeçilmez bölümler. Fakat yönetilecek üye sayısı ve üyelerin aralarında paylaşacağı içerikler, sitenin türüne göre bu bölümler oldukça farklılık gösteriyor. Hatta korunan verinin önemi de bu sistemlerin yapısında ciddi değişikler yapabiliyor. Üyelik sözleşmeleri ise yapılmak istenenlere göre ciddi anlamda değişiklikler gösteriyor.

Temel öğeler bakarsak 90lı yıllardaki üyelik sistemleri isim, eposta ve paroladan oluşuyordu. O dönemler güvenliğin ne kadar ciddi riskler doğurabileceğini pek bilmediğimden parolaları oldugu gibi veritabanında sakladığımı hatırlıyorum. Çok uzun sürmeyen ve zaten sadece yöneticilerin parolasını sakladığımız bu riskli günlerden sonra parolaları artık MD5 standardı ile şifreledik. Fakat bu da artan md5 şifre çözme havuzları sonrasında yerini PHP için SHA1 veya farklı şekilde konumlandırılmış şifrelemelere bıraktı. Tipik üyelik sistemi şunlardan oluşuyordu;

  • Üye ol
  • Giriş yap
  • Şifre hatırlat

Pek sitede üyelik sözleşmesi bile yoktu. Üye olurken epostamızı kullanıyorduk çünkü pek insanda hala cep telefonu ve SMS göndermek için operatör servisleri yoktu. Parola hatırlatması e-postalara yapılıyor, şifrelenmemiş parola olduğu gibi e-postaya gönderiliyordu.

Sonra işler biraz değişti. Artık sosyal ağlar vardı ve bu sosyal ağlar beni o zamanlar ve hala tedirgin eden şekilde rumuzlar yerine gerçek isimlere talip oldular. Profilleri global ve ulusal tv kanallarında yaptıkları reklamlarla aslında çok ucuza toparladılar. Halkın sevdiği ünlülere benim facebook hesabım yok dedirtmeleri, bu konulardan TVlerde uzun uzadıya söz ettirmeleri yetti. Bir yerden sonra bu durum zaten otonom bir hal aldı.

Bu sosyal ağlar diğer websitelerine bu profillerle erişim bilgileri sunmak için ve üyelerinin tekrar başka yerlere üye olmasındansa kendi üyelik bilgilerini kullanması için OAuth teknolojisi giriş ve üyelik imkanı koydu. Bugün Symfony framework için yazılmış OAuth paketi 58 sosyal ağ sitesinin altyapısını kullanıyor. Bunların başlıcaları ülkemiz için facebook, google, linkedin olsa gerek.

Peki bu sosyal ağların klasik bir üye yönetim sisteminden farkı ne ? Temel olarak hiçbirisi bir diğerine profil kaptırmak istemiyor. Her biri kişilerin gerçek bilgilerini ve diğer kişilerle olan ilişki şekillerini bile bilmek istiyor. Bigdata havuzundan çıkardıkları her veriyi değerlendirip kendi şirket değerlemelerini arttırmak istiyor. Facebook instagram’ı ve whatsapp’ı satın alıyor mesela. Bunlarda ciddi değişikliklere gidiyor. Ebay Gittigidiyor’u satın alıyor. Yemeksepeti rekor fiyatla satılıyor. Aslında bu şirketlerin satın aldığı tek şey veri ve marka değeri.

Peki marka değeri şans eseri mi oluşuyor? Hayır tabi ki. Örneğin bu şirketler parola hatırlatmak için sadece SMS kullanmıyor. Gerekirse kullandığınız eski parolaları soruyor. Şüphelendiği bot olabilecek hesaplara sosyal ağ içindeki arkadaşlarının fotoğraflarını gönderip bu arkadaşları hakkında bilgiler soruyor. Farklı sosyal ağlarda hatta webmasterlar için kendi websiteleri içerisinde yetkili olup olmadıklarını sorgulayacak işlemler yapmalarını istiyor.

Bu ağların bir takım istihbari faaliyetleri ise korkutucu bana göre. Örneğin facebook instagram uygulaması üstünden sizin konuşmalarınızı dinliyor olabilir.  Hatta facebook kendi uygulamasında aralarında hiç bir veri bağlantısı olmasa bile bir kasiyer ile bir kaç dakika telefonlarınız yan yana durdu diye size onu tavsiye edilen arkadaş listesinde gösterebiliyor. Linkedin’e güvenip e-posta listenize erişim açmasanız da sizin çevreniz bunu çoktan yaptığı için e-posta attığınız birini tavsiye edilen üye listesinde görebiliyorsunuz.

Internet yaklaşık 15 yıl önce rumuzları bırakıp gerçek profillerle para kazanacağını anladı ve sosyal ağları ortaya çıkardı. Bugün sosyal ağlardaki profillere pas atmayan bir üyelik sisteminin pratik olması pek mümkün değil. Bu ağların yaptığı sürekli güvenlik sorgulamalarını günmüzde bir kobinin de yapması çok mümkün değil. Yani çoktan tren kalktı ve sanal kimliklerimizi bu ağlara çoktan kaptırdık.

Tüm bu imkan ve kaygılar birlikte ortaya çıkıyor. İnternete göre daha konvansiyonel kalan medya, hukuk hatta bence tıp bile IOT ve endüstri 4.0 a yetişemiyor. Bu konularda yeni uzmanlık alanlarının oluşması için bile yeterince hızlı refleks gösteremiyor.

Fakat doğru kullanımda bu teknolojiler oldukça iyi sonuçlar da verebilir. Örneğin eski iş arkadaşlarımdan Tarkan Kaya‘nın Hayat Kurtar uygulaması bence bu anlamlı örneklerden biri. Çok hızlı şekilde acil kan ihtiyacına cevap verebiliyor.

Yani özetle teknolojinin insancıl yanlarını biz istersek kullanacağız. Diğer türlü büyük şirketlere geleceğimizi emanet etmeye devam ederiz.